DOĞUŞ ÜZERİNE; PİÇLİK

Sözcük anlamlarının zamana ayak uydurması, kimi zaman yanında değişme zorunluluğu getirir. Argoda bu varyasyonların en çeşitli hallerini görmek mümkün. Klasikleşmiş piç yaratımı, zihnimizde evlilik harici (toplum onaysız) ilişkiden doğan çocuk anlamı uyandırırken, özellikle "fırlama" sözcüğünün toplum içindeki değişimiyle birlikte marjinal, kurnaz gibi anlamları barındıran yeni haliyle sokakta kendini bulur. Bu gibi anlam değişimleri ne süreçten geçmiş olursa olsun zamanla beklenmedik sonuçlarla karşımıza çıkabilir. Öyle ki piç olmak toplumda özenti duyulan bir mertebe haline gelecektir. 

Baştan alalım; piçlik en basmakalıp haliyle babası bilinmeyen çocuk anlamında kullanılırken, bir yazar adına bir kitap yazıp bu anlamın seyrini değiştirebiliyor. Piç kelimesi kitap boyunca okuyucunun zihninde anne ve babasına ihanet eden kişi olarak yinelendiğinde, söz konusu tabirin zikri okuyucunun kavrayışında bir ikilik yaratmış oluyor. Dolayısıyla okur, yazara bağlılığı fark etmeksizin dünyasında yeni bir kavrayışa erişmiş oluyor. Bu durumun gerçekle nasıl demlenebileceğini tasavvur etmeye çalışalım; 
“Babası belirsiz çocuk büyümüştür ve ataerkil yönünden sıyrılıp ailesine ihanet eden kimse(!) oluvermiştir. Toplumun iğreti irinlerinden biri olmama arzusu, açıkça piçliğin ötekileştirilmesine maruz kalmama içgüdüsü onu görünmez olmaya itmiştir. Hain, güvenilmez gibi sıfatlarla henüz doğumunda tanışan çocuk şüphesiz ki kendini bulduğu ilk fırsatta bundan kaçmak isteyecektir. Büyümüş olması onun ilk fırsatıdır. Yeni bir şehir, belki yeni bir iş, dolayısıyla yeni bir isim. Artık sıfatlarını kendi belirleyebilecektir. İnsanlara kendini nasıl tanıtırsa ona dönüşebilecektir. Olmak istediği her şey olabilecektir. Hiçbir şey! Dışarıdan bakıldığında zeki, aykırı ama özünde masum görünmek onun hiçbir şey olmaklığıdır. Bu arzunun kaynağında ise bağsızlık yatar. Bu kimi zaman bir dürtüdür ancak biliyoruz ki bir şeylere sahip olma ihtiyacı insanı diri tutar. Oysaki piç kimi zaman bir düzene kimi zamanda bir babaya bile sahip değildir.”

Sözgelimi küfrün kişide oluşturduğu öfke ve kaldıramama durumunun sebebini düşünelim.  Bir değeri yok sayma ve deşme durumunun kabul edilemez hissi olsa gerek. Öznemizi değiştirecek olursak; anne ve babasını hiç tanımamış olan biri için ne anlam ifade edebilirdi bu söz. Yahut ebeveynlerinden nefret etmiş onlarla bir kere bile bağ kurmamış olan birine ne kadar ulaşabilirdi bu aşağılama çabası. Aşağılayan, amacını ve karakterini ne kadar ortaya koyabilmişti gafında. Söz, onu ne kadar yaşatabilmişti? (Olmak istediği her şeyin bir piçte toplanmış olması, kaçındığı madalyonun diğer yüzüyle var olma isteğinin dışavurumuydu belki. İşte yaşamın bıyık altından gülümseyişi…) 
İnsana uzanıp, küçük görmekten haz duyan varlığı ifşa edelim; biliyorum ki insan küçümseyen bir varlıktır. Kimseyi değilse kendini. Kendinin bir önceki halini. 10 yaş öncesini. Belki gençliğini. Neyse ne, elbet küçümseyecektir.

-  Pekâlâ bir piç, bir orospu çocuğu olmak meziyet haline gelmişti. Yaşamın ağrılı ve saplantılı boşluklarını bir orospu çocuğu çok daha kolay doldurabilir hale geldiğinden beri bilinç renk değiştirmişti. Ve bu göz kamaştırıcı rengi seyre dalmak, bir münzevi ya da kök salmış bir muhafazakâr için en büyük işkenceydi. Çünkü anımsardı münzevi geçmişindeki orospu çocuğunu. Sonra her an tetikteydi muhafazakarın içinde yatan piç. Ondan olan biriyle düşlediği her fantezide, gördüğü her çekici bacakta, O’na benzettiği her insanda nüksederdi hastalığı. Ama karanlık bir tarafı yokmuş gibi davranırdı. Çünkü böyle şeyler zihinde meşru, gerçekte gayri meşruydu. Bunları yapan orospu, normal karşılayan orospu çocuğuydu. -

-          İşte dilin intihar süsü:
“Ne demişti Schopenhauer her yeni doğan insan taslağı için?
  Dünyaya hoş geldiniz orospu çocukları!”

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MARUZATLAR

UYKUSUZ

UYUŞUMA GÜZELLEME