BİRÇOK ŞEYİN TİRADI
I.
Alışkanlıklarımızın temelinin neyin üzerine kurulduğunun farkında mıyızdır? Yaşamı daha çekilebilir kılan ayrıntıların kıymeti ne kadar dilimizdedir? Kendi kargaşamızın içinde debelenirken her türden değeri nasılda yadsırız. Koridorları hızlıca geçer; egomuza yeniliriz. Kendine kapılan insanın -yenik- yazgısıdır bu. Bireyin yürüdüğünün farkında olması gerekir. Zihin duyarsızsa önüne çıkan her şeyi yok eder. Yıkımını izlerken düşünme gafletine girmez ve sonunu hazırlar. Kendine körkütük olanın duyarsızlığı; egonun sonudur. Bu sonda kıskaç daralmış, soyut dizgeler azalmıştır. Acı, heyecan, haz ve mutluluk... biraz da korku… İşte çağdaş öz yaşam çemberi. Kibir gün geçtikçe büyüyor. Hırs yaşamın önüne geçiyor. Her yer sessiz. Bu sessizlik kimseyi rahatsız etmiyor. Kimse yaşamak için çıldırmıyor; yarını değiştirmek için bir adım atmıyor. Topyekün bir boyun eğişin resmi içinde sesler yükseliyor. Çığlıklar kulakları sağır ediyor. Herkes suskun ve razı. Değişmek için çok korkak, yaşamak için çok sönük bir neslin içinde eriyen insanları seyrediyorum; aralarına karışıyorum..
II.
Bugün bir sokaktan geçtim. İnsanların uğraşlarını seyretmek istedim. Ne yapar insan? (İnsan olabilmek için..)
Önce bir seyyar satıcı geçti yanımdan. Kısa boylu bir kadın kendi ağırlığınca poşetler taşıyordu. Bir çocuk hızla pazar sokağına girdi. O sokağın içinde buldum kendimi. Havada süzülen eller, davetkâr ağızlar, sesler, uğultular, rahatsız edici ve yorgun bakışlar. Birçok şeye sahiplik ediyordu pazar ve birçok şeye tanıklık ediyordum ben. Her şey insanın başını öne eğip yürümesi için çok müsaitti. Kafamı kaldırdım. Para için yaşayan insanların arasında etrafıma bakındım. Yerimi sorgulamadım. Sağa dönüp kalabalıktan uzaklaştım. Önümde açık mavi bir deniz belirdi az sonra. Bir banka oturdum. Çantamdan not defterime uzandım. Soğuk uzun süre oturmama müsade etmeyecek kadar keskin, acele etmeliyim. Kalemi elime aldım…
“Düşünüyorum, düşünüyorum, düşünüyorum… Her şeyin hakimi olmaya çalışan kendimi, hiçbir yerde var olamazken buluyorum.”
Bugüne dönüyorum. Kalabalıktan uzağım. Dar bir balkonun pencereye uzanan köşesinde, başımın üstünde bir gölge belirdi. Kafamı sağa çevirdiğimde aynı açık mavi deniz. Gölge yavaşça hareketlendi ve kucağıma oturdu. Soğuk burnuyla boynuma sokuldu. İçimde garip bir huzur ve sevinç, nedeni belirsiz. Ana döndüm ve sessizliği dinledim…
Gün, dünden farklı değil. Kimse yaşamak için çıldırmıyor, kimse yarının farklı olması için bir adım atmıyor. Topyekün bir boyun eğişin resmi; içeriden sesler yükseliyor. Kulakları sağır eden çığlıkların ardı arkası kesilmiyor. Herkes suskun ve razı. Değişmek için çok korkak, yaşamak için çok sönük bir neslin içinde eriyen insanları seyrediyorum; aralarına karışıyorum..
III.
Ne ister İnsan? Onu önce anlamsız bir kedere; ardından sebepsiz bir tebessüme sürükleyecek bir şarkı belki. Çocuğunun belki de kedisinin sesini duymak bunun yerine. Tüm bunların ötesinde soğuk buz gibi bir sessizlik. Sessizliğe katlanabilmek hüner istiyor artık, anlayış istiyor. Özverili birine en son ne zaman rastladık? Yürekten duymak; ne zaman bir ses oldu bizim için? Ne yalnızlık ne de keder... Katlanmak hüner istiyor.
"Coşkulu bir an!" dediğin nedir artık? Uyuşturucular, uyarıcılar, zamansız doğan güneş... Heyecan yitti. Güzel olan ne varsa geride bıraktım. Geçmiş, tüm acı ve neşesiyle unutulmuş olan benim için; doğruluğu üzerine konuşamam. Bana öyle geliyor ki asla ulaşılamayacak güzellikleri hatırlamak acıdan başka bir şey kazandırmaz. Geçmiş, yarını örseleyen çirkin bir karabasandan öte nasıl tanımlanabilir?
Yorumlar
Yorum Gönder