Kayıtlar

MARUZATLAR

Resim
İmage: Salihcan Akın Fildişi bir kule maruzatım Bir içgüdüyle beslenen; bilinen zamanın ötesinde. Sonu bilinen bir anı kovalamak   Uyanışlar, düşüşler ve travmalar… Gün ne getirsin talihsizlikten uzak. Bazen düşünür insan: aranılan nerede diye Düşünceler gelir peşi sıra; sevimsiz bir şapırdatmanın adaşı Yeri dolmayan bir duyguyu işaret eder Adem’in parmağı Bir anlam yeşerir dünyasında; nereden geldiği belirsiz. İlgi duyulmayan dosta; Hoş bulunan ötekine dönüşür. Çıkarı yok Akıbeti yakın denizin suyuna meyilim. Varlığım her yerde turist! —Geceyi başlatıyorum— Paris miydi Londra mı? Yırtıldı gecenin mahremiyeti. Adımım tasarısız Cismim muğlak Utanç… Bir hastalık Otorite savaşı   Kendini kaybetme hali Aşk... Yaşam bileklerimden akıyor. Nedir son çarem? İmdat çekicim kırık; Hatıram güzelden uzak (Yüzden düş düşer demiş bir budala Haklıymış da ne fayda…) İfadesiz bir figür yaratıp Onu putlaştırmak Ve unutmak kendini; içindeyken… Yine de yürümek   Yürümek öylece. Yağmurundan ka...

UYKUSUZ

Resim
  İmage: Salihcan Akın Ya gün çok aydınlık ya gözlerin ışığa duyarsız. Bir ilkbahar günü ağaçların arasından süzülüyorsun; gövdeni saran ağırlık bir kasvet olup geçiyor gözlerinden. Bir hapishanenin henüz önünden geçiyorsun. Fren pedalının yerini unutmuş sağındaki bir tabelaya ilişiyor gözün. Tabelada “Otostopçu almayınız” yazıyor. Bir inleme sesi duydun; acıyı değil seksi çağırıştırıyor. İçinde sabırsız bir ima. Bir otostopçuya rastlarsan es geçeceksin, bunu düşündün. Yola atlarsa ezeceksin, kararlısın. Kayıtsız kalmak faydasız.   Nedir ki her şey onda gizli? Kayıtsız bir tavır! İlgi çekici bir giz; olağanın dışında bir gizemin eşliği. Aranılan; bir düşte gizli. Çirkin bir günde ölümü düşlemek gibi. Musa’nın ölümünün düşü. Hayır! Bu bir küfür. Evet! Küfrü düşlüyorum…   Tabelayı çok geçmeden sağa kırdın, bucağı belirsiz orman karşında. Hiç tekerlek izi yok, ilki sen olacaksın. Yeni bir yol yarattım diye sevineceksin belki. Yolun nereye götüreceğini bilmeden. (Bazı yollar ...

UYUŞUMA GÜZELLEME

Resim
İmage: Salihcan Akın I.   Uyuşum tecritinde; zihin   sınırlarını bir safdil mi yoksa bir münzevi mi daha iyi betimler? Algı üzerine konuştuğunda kim daha akılcıdır? Bugünün dünyasında; tutku, bilinç, yaşam ve deliliğin belirteci nerededir ve buraya nasıl gelinmiştir?   Sözgelimi; vardığı gelişim noktasından rahatsız olan insanlar çözümü ilkel yaşamdan izler aramada buldu. Bu ilkelliğe dönüş garabetini ise türlü uyarıcılara bıraktık. Bulantıdan doğan bir uyuşum arzusu bu. Uyuşan insanlar, olağan yaşama ender rastlanılan bu dönemde; tekdüze ve dolaysız insanlar gibi düşünebiliyor, yaşayabiliyorlardı. Kendilerine has güvenli alanlarında ölümsüzü oynuyor; tiksinen bakışlarıyla etrafı izliyorlardı. Dokunaklı bir iletişim, hisli bir öpücük, gerçek bir bakış… Birçok şeye erişebilirdi insan. Katkısız bir yaşamda şüphenin getirdiği her türden şey, ulaşılabilirdi bu yolla. Çünkü an, gerçeği göstermeye yeterdi. Bunu anlayabilir ya da anladığı bir sanrıymış gibi yaşayabilirdi ki...

BİR RÜYA

Resim
 Son bir şey daha is teyeceğim. Bir süre kulak ver bana. Hiç rüya görmem bilirsin. Dün bir rüya gördüm. Terkedilmiş bir tiyatro salonunun sahnesindeydim. Sahnenin perdeleri tamamen açılmamıştı. Sanki sahne her an suratıma kapanacak gibiydi. Ya da ben öyle zannediyordum. Tek başımaydım; hiç izleyici yoktu. Mekan o kadar eskiydi ki; tüm koltuklar yarıya kadar toprağın içine gömülüydü. Koltukları ve perdeyi turuncu bir renk kaplamıştı. Etrafta hiç ağaç yoktu ama yaşam çoktan sızmıştı salonun içine. Yeşermiş yapraklar görüyordum. İçeriye sızan bir ışık tüm dikkatimi bir yere toplamaya zorluyordu. Işığın yansıdığı koltuk diğerlerinden farklı bir renkteydi. Bunu, güneşin dokunduğu her şeyi canlı tutan yapısı olarak tanımlayalım. Öte yandan içeride adlandıramadığım garip bir koku hakimdi. Solumda iki tane kapı olduğunu fark ettim. Biri kitliydi, diğeri ise paramparça haldeydi. Kapıların üst kısmında bir tablo vardı. Üzerinden asır geçmiş gibiydi. Tabloya bakakaldım. Dışarıdan gelen bir gü...

BİRÇOK ŞEYİN TİRADI

  I . Alışkanlıklarımızın temelinin neyin üzerine kurulduğunun farkında mıyızdır? Yaşamı daha çekilebilir kılan ayrıntıların kıymeti ne kadar dilimizdedir? Kendi kargaşamızın içinde debelenirken her türden değeri nasılda yadsırız. Koridorları hızlıca geçer; egomuza yeniliriz. Kendine kapılan insanın -yenik- yazgısıdır bu. Bireyin yürüdüğünün farkında olması gerekir. Zihin duyarsızsa önüne çıkan her şeyi yok eder. Yıkımını izlerken düşünme gafletine girmez ve sonunu hazırlar. Kendine körkütük olanın duyarsızlığı; egonun sonudur. Bu sonda kıskaç daralmış, soyut dizgeler azalmıştır. Acı, heyecan, haz ve mutluluk... biraz da korku… İşte çağdaş öz yaşam çemberi. Kibir gün geçtikçe büyüyor. Hırs yaşamın önüne geçiyor. Her yer sessiz. Bu sessizlik kimseyi rahatsız etmiyor. Kimse yaşamak için çıldırmıyor; yarını değiştirmek için bir adım atmıyor. Topyekün bir boyun eğişin resmi içinde sesler yükseliyor. Çığlıklar kulakları sağır ediyor. Herkes suskun ve razı. Değişmek için çok korkak, yaşa...

YAŞAMIN İÇİNDE: TESLİMİYET, SAFLIK VE OTORİTE

     İnsanın nail olmaması gereken tek sarhoşluk; teslimiyet...   Kendini bir kişiye ya da bir şeye tam anlamıyla adamak ya da teslim etmek; insanı içinden çıkması zor bir körlüğe sürükler. Başlarda söz konusu körlüğün zarifliği insana çekici gelir. O buğulu algıyı yıkmak düşünülmez bile. Kısmi körlüğün yaşattığı avarelik, insana doygun bir yaşam tınısı sunar. Bilinç çarpıklaşır. İçinde bulunduğu drama sırtını dönen kişi, hislerine ve parlak gözlere karşı hassaslaşır. Aidiyet hissine kapılır ve benliğini paylaşmaya başlar. Bu durum kendini yenileyen kimse için bir tehdit oluşturmaz. Ancak kendini o avareliğe kaptırmaya müsait kimse için; keskin bir değişim hazırlığıdır. Bir yeniden doğuş, lafügüzaf… İnsana dramını paylaştığı kişinin yokluğu garip gelir önceleri; sonra alıştığını fark eder. Özlem duyulanla açılan mesafe; hasreti hasete dönüştürür. Teslimiyetin ve saflığın bir arada tutunabildiği o şey; güzel olanın duyumuna o çarpıcı ulaşım; düşüne kapılıp gidebileceğ...

DÜNYA

  İnsanın kendini bir yere ait hissetmesi, aidiyet hissinin getirdiği huzura sahip olması ne hoştur. Buraya aitim diyerek bir mekânı ya da bir kişiyi işaret edebilen birey için; o dünyanın yokluğu nasıl düşünülebilir? Dili sessizlik, gözleri sis kaplar. Geçmiş bir zaman gibi konuşmak acıdır. Zordur; “Bir dünyaya aittim.” Diyebilmek… Bir dünyaya aittim. Dünyam; benim yaratımımdı. Oysa şimdi ellerim bomboş. Kaybettiğim ve gölgesinde kendimi aradığım dünyamın yerini dolduramıyorum. Ondan kaçıyorum ama kendime yeni bir dünya yaratamıyorum. Yeni bir şeye ihtiyaç duymayalı epey oluyor. İnsanın kendine gömüldüğü ve bundan keyif aldığını sandığı tuhaf zamanları geride bırakması gerekir. Halbuki ne zordur. Bedenim, kendime açacağım yeni bir kapıya, içine dalıp kaybolmayı arzuladığım yeni dünyanın yüküne çekimser. Zihnimse öylesine yabancı… Bu bir yol. Yolların sonunda mı yoksa başında mı insan; nasıl bilebilir? Yeni günün yoksun heyecanı, karanlığıyla beraber üzerimize soğuk bir örtü olan k...